|
BİLİŞSEL ve DAVRANIŞSAL YAKLAŞIMLAR
Bu konuda birçok teori ileri
sürülmüş ve test edilmiştir. Örneğin algılama
ve düşünce şeklinin hatalı örnekleri suçlanmış,birçok
muhtemel biyokimyasal ve psikolojik belirtilere
işaret edilmiştir, ancak bu konuda henüz kesin
bir etik yapı oluşturulamamıştır. Halen süregelen
tartışmalarda aşikar olan bir şey varsa o da bu
konudaki çabaların yetersiz kalışının kesinlikle
şu anki ihmalin altında yatan bir neden olmadığıdır.
Panik bozukluğun etiğini açıklamayı
amaç edinen bir kaç teorik model mevcuttur.Sınıflandırmadaki
sınırlamalara rağmen en akla yakın teoriler bilişsel-davranışsal
ve biomedical olmak üzere iki ana modele ayrılmıştır.
Bilişsel-Davranışsal Model:
Clark'ın 1988 yılında
ortaya attığı "felaket açıklamalı teorisi"nde
panik atağın uyum bozukluğu ve bedensel duyumların/hislerin
kişi tarafından hatalı izah edilmesinin bir sonucu
olduğu görülür. Sağlıklı bireyler tarafından fiziksel/bedensel
duyumların normal algılandığı, herhangi bir şekilde
alarm vermediği ve hiç kayda değer bulunmadığı
durumlar, panik atak rahatsızlığı olan kişilerde
gerçekte olduğundan daha tehlikeli algılanmakta
ve her an akıl ve beden sağlığı açısından bir
felakete sebebiyet vereceği şeklinde yorumlanmaktadır.
(Yani olayın senaryosu/kurgusu gerçeğinden daha
korkunç hale getirilmektedir.) Örneğin kalpteki
çarpıntı, hızlı atımlar hemen "kalp krizi geçiriliyor"
şeklinde izah edilmektedir. Clark"a göre bu çeşit
felaket senaryoları panik atak rahatsızlığını
tetiklemektedir. Yine bu teoride kişi dinlenme/rahatlama
esnasında kendi bedensel duyumlarına daha fazla
dikkat ettiğinden, bu esnada panik atak hastaları
yine felaket senaryoları yazmaya hazırdırlar.
Ancak bu teori, bazı araştırmacılar uyku esnasında
beyindeki bilişsel/düşünsel filtrenin aktif olduğunu
(uyku esnasında beyin önemsiz sinyalleri elemekte,
kişisel önem taşıyanları gözden geçirmekte v.b.)
tartışa dursun, uykunun derin kademelerinde gelen
panik atağı açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Bu mekanizmanın işleyişine; uyuyan bir annenin
bebeğin ağlaması dışındaki önemsiz uyaranlara
cevap/tepki vermemesi örnek gösterilebilir. Buna
rağmen yine de bedensel duyumların bilişsel açıklaması
ile annenin bebeğinin rahatsızlığına gösterdiği
refleksel hareketin karşılaştırılması/benzeştirilmesi
zihinlerde bir soru işaretidir. Bu yüzden sözkonusu
teori, panik atağın tetiklenmesi veya diğer arttırıcı
semptomların başlaması konusunda tam olarak açıklayıcı
değildir. Zaten bu tür tetikleyicinin tek başına,
panik atağın uyarıcı unsuru olduğunu da düşünmemekteyiz.
Beck ve arkadaşları 1985
yılında panik atağı hazırlayıcı ve başlatan
faktörlerin önemini içeren benzer bir modeli ortaya
attı. Örneğin kalıtım, belirli fiziksel koşullar,
olayların üstesinden gelmedeki yetersizlikler,
travma gibi nedenleri hazırlayıcı faktör olarak
hizmet edebilmekte ve bunun sonucunda bazı eğilimli
kişileri panik atağı başlatıcı faktörlerin etkisine
maruz bırakmaktadır. Ailede yakın birinin kaybı,
yıldönümleri, fiziksel hastalıklar, ilaç kullanımı,
zehirli maddelere maruz kalmak gibi stress yaratıcılar,
bu başlatıcı faktörler arasında sayılabilir. Beck
ve arkadaşlarına göre bunu kaygı semptomları takip
etmekte ve zincirleme bir reaksiyon şeklinde ölüm
duygusunu getirmektedir. Bir çok kez panik atak
durumu yaşayan hasta bir otomatik düşünce sistemi
geliştirmekte ve ayrıntılara takılmaktadır. Örneğin
algılama ve düşüncelerinde kestirme yollardan
giderek direkt olarak hatalı sonuçlara ulaşmakta/atlamakta,
tehlikeyi, deliliği, kendisine/çevresine zarar
vermeyi veya ölümü engellemeye odaklanmaktadır.
Bu yüzden Beck ve arkadaşları
agorafobinin panik atak ve belirli yer-durumların
arasında kolayca şekillenebileceğini ileri sürmektedir.
Örneğin küçük çocukların tünele girme, yükseklik,
karanlık veya kalabalık ortamda bulunma korkusu
gibi. Bu yüzden hastalar evden uzaklaşınca korkmakta,
belli yerlerde olmaktan kaçınmakta, uzakta iken
ise güvenebileceği bir arkadaşa ihtiyaç duymaktadır.
Ehlers ve arkadaşları,
1988 yılında panik atağın, paniklilere özgü bir
içe bakış şekline odaklanmasının sonucunda oluştuğunu
açıklayan bir model geliştirmiştir. Bu teoriye
göre panik bozukluk yaşayan hastalar somatik uyaranlara
karşı aşırı hassasiyet göstermektedirler. Böylece
muhtemelen farkına varma, algılamada geliştirdikleri
ortak içe bakış uyaranına karşı tepki vereceklerdir.
Bu çeşit duyumlar ise panik atağı tetikleyecektir.
Ehlers 1993 yılında yayınladığı bir makale ile
içebakış fobisi ile ilgili teorisinde bir değişiklik
yapmıştır, bu yazıda Panik Bozukluğu olan hastaların
içsel uyaranlara karşı gereğinden fazla dikkat
ayırmasından ziyade sağlıklı arkadaşlarına göre
bedenlerinde meydana gelen değişikliği algılamada
daha doğru ve hassas olduklarını ileri sürer.
Bu fikirlere 1994 yılında Rapee'nin
yürüttüğü bir çalışmanın bulguları ile karşı çıkılmış
oldu. Rapee panik bozukluğu olan hastalarla ve
onların sağlık kontrolleri sırasında yapmış olduğu
çalışmada; oda havasında bulunan ve solunan %
5, % 10 ve % 20 karbondioksiti takiben psikolojik
değişiklerin olduğunu gözlemlemiştir/hesaplamıştır.
Sonuçlar iki grup arasında - ortamda bulunan ve
solunan karbondioksit içeriği yaklaşımı veya rapor
edilen psikolojik semptomların sayısında önemli
farklılıklar göstermemektedir.
Barlow'un 1968 yılında
düşündüğü "öğrenilmiş alarm reaksiyonu" modeli;
panik atak ve psikolojik savaş veya uçuş reaksiyonu
arasında varsayılan benzerliğe dayandırılmaktadır.
Bu modelde panik atağın temel olarak gerçek tehlikenin
yokluğunda bir savaş veya uçuş reaksiyonu olduğu
öne sürülmektedir. Böylece bütün organizmanın
alarmı gerçek tehlike durumunda olunmadığından
aldatıcıdır; burada sözkonusu olan uyum bozukluğu/hatalı
uyumdur. Tecrübe arttıkça, yanlış alarm ile panik
atak esnasında yaşanan içsel/psikolojik duyumların
arasında hızlı bir örtüşme yapılmaktadır. Bu koşullanma
sonrasında atak ile birlikte psikolojik duyumlara
benzeyen bir uyarıcı olduğu zaman hatalı bir alarm
reaksiyonu gerçekleşmekte ve neticede panik atak
tetiklenmektedir. Gerçekte bu teori panik bozukluğun
nörobiyolojik esasını gözardı etmemektedir, ve
hatalı alarmın kendisi bazı nörobiyolojik fonksiyon/işlev
bozukluğunun işaretidir.
Goldstein ve Chambless,
1978 yılında basit ve karmaşık agorafobiyi ayıran
bir panik bozukluk modeli öne sürmüşlerdir. Bu
modele göre; travma, ilaç veya fiziksel hastalıklar
sonucu provoke edilen kaygı, basit agorafobi kategorisinde
yer almaktadır.Komplike agorafobisi olan hastalar
diğer taraftan, otoritesini kabul ettirme ve bağımsızlık
eksikliği duyacaktır, kendi kendine yeterliliği
azalacaktır. Bu tip hastalarda panik atak heran
beklenen kaygı/heyecan düzeyini arttıracak ve
bu da korku kısır döngüsünü hızlandıracaktır.
Sonuçta üzücü durumların yaşandığı belli başlı
ortamlardan kaçış/kaçınma başlayacaktır.
Bütün bu bilişsel-davranışsal
teoriler Panik Bozukluğun Etiki için akla yakın
hipotezlerle desteklenmektedir ve bundan yakınan
kişilerin yaşadıkları tecrübeleri yansıtmaktadır.
Hepsinden önemlisi bu modeller Panik Bozukluğu
olan hastalar ile yapılan klinik deneylere dayandırılmaktadır.
Diğer taraftan bu modellerin gerçekliği/doğruluğu
bu tip hastaların nörobiyolojik yapılarında, geçmişteki
yaşam tecrübelerinden kaynaklanan (bir neden veya
sonuçtan oluşan) normal olmayan bir durumun varlığını
ortaya koymaktadır.
|